Sosyal Medyada Varoluşun Psikolojik Şifresi; Ötekini Merak Etmek

nzPq14rk_400x4001970’lerin başında ABD hükümetinin olası bir nükleer savaş karşısında askeri iletişimi sağlamak için geliştirdiği bir proje olarak interneti tasarlayanlar bugün gelinen aşamayı seyrediyorlar mıdır?
Evet, muhtemelen bıyık altından gülerek…
Çünkü internet bugün hayatın ta kendisi, toplumun her türlü yaşama etkinliğini gerçekleştirdiği gerçek bir mekanı haline gelmiş durumda; 2004 yılında kullanılmağa başlayan Youtube, Facebook, Twitter, İnstagram, akıllı telefonlar, sosyal ağlar ya da sosyal medya gibi ikinci nesil internet hizmetleri sayesinde internet artık hem medya, hem alışveriş merkezi, hem karşılıklı ilişki kurma, dedikodu ve miting alanı olarak kullanılır hale geldi. Herkesin düşüncelerini özgürce ifade ettiği bir alan, demokratik bir zemin, bir kamusal alan, imkanı olanlar açısından dev bir kütüphane haline gelen sosyal medya katılım, paylaşma, etkileşim üzerinden süregiden diyaloğa başkalarını da, bir başka deyişle “öteki”ni de dahil ediyor.
Günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen sosyal medyada kullanıcılar toplumsal olaylara düşünce ve görüşleriyle katılıyor, politika, alışveriş dahil her şey yapılıyor, samimi ve kişisel ilişkiler sosyal medya ortamında yaşanıyor, gerçek yaşamlardan olay ve aktiviteler taşınıyor, günlük hayatın neredeyse tüm işleyişi bu ortamda yaşanıyor.
Neden ve nasıl?
Çağın iletişime doymuş toplumunda, aşırı hızlı kent yaşamıyla parçalanmış, örselenmiş insanının en bariz özelliği olan ve giderek baş edilemez hale gelen yalnızlık duygusu, insanları ilişkilerin ‘kolay üretilebilir ve kolay erişilebilir’ olan sosyal medya ortamına itiyor. Kendini ifade etme ihtiyacı, duygu ve düşüncelerinin dikkate alınması arzusu, karşılıklı paylaşım mekan engeli olmadan sadece çevrimiçi olmakla sağlanabildiği için yalnızlığı gidermede önemli bir işlev görüyor. Reel hayatta birbirlerine bağlanmaktan kaçınan hızlı çağ insanı daha çok sosyal ağlarda yakınlık kurmayı, bir başka deyişle kablolar aracılığı ile birbirine bağlanıp daha az sorumluluk almayı tercih ediyor. Farklı ya da sahte kimliklerle bağlar kurma şansı veren sosyal medya yeni bir kimlik edinme imkanı da vermiş oluyor; gerçek hayatında olamadığı kişi olarak arzu ettiği bir kimlikle sosyal ağlarda var olabiliyor. Gerçek kimlik gizlendiği için sözlerinin sorumluluğundan kaçabiliyor, baskıcı rejimlerde fikirlerini özgürce ifade edebilirken öte yandan insanlar arası iletişimin asgari gerekleri olan nezaket, saygı, kibarlık gibi davranışları göstermeme imkanı da buluyor. Bu işleyişte bireyler aynı anda hem röntgenci hem de teşhirci bir konuma doğru savrulabiliyor çünkü kullanıcılar, sosyal ağlarda hem her an her yerde görünmek, göstermek ve aynı zamanda görmek ve gözetlemek istiyor.
Facebook, Twitter, Instagram vb. sosyal ağlarda bireylerin özel hayatları giderek kamuya açılırken mahremiyet algısı da giderek aşınıyor, röntgen ve teşhir duyguları destekleniyor; herkes birbirinin yazarı, okuru olurken aynı zamanda birbirinin röntgencisi teşhircisi haline geliyor.
Pek çok yararlı bilgi ve paylaşımın yapılabildiği sosyal medya bu bakımdan, en büyük zararı insani ilişkilerindeki hakikilik, içtenlik, derinlik ve süreklilik ögelerine veriyor. Sürekli erişime açık olmakla çağ insanı kitap okumak, resim yapmak, bir banktan denizi seyretmek gibi haz verici etkinliklerden tümüyle uzaklaşır hale geliyor. Ve fakat ilgi ve şefkat arayışına düştüğü sosyal ortamda yalnızlığımı gidereyim ve ilişkiler kurarak oyalanayım derken hayata dair hayal etme yetisini de kaybederek aslında daha fazla yalnızlığa gömülüyor.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir